VoleybolunAdresi.com

Voleybolun Unutulmazları “Biz Takımı”  660-GÜLNUR ÖZFER GÖRGÜN 

Voleybolun Unutulmazları “Biz Takımı”  660-GÜLNUR ÖZFER GÖRGÜN 

“Gülnur lütfen uzun uzun yaz, senin hakkında hiç bir şey bilmiyorum ve yakından tanımak istiyorum.” dedi içinizden bir çok kişi…
Eee ne yapayım yazcaz artık uzun uzun. Sıkılan yarıda keser, isterse okumaz nasılsa… Yaşam hikayesinin içine anılar da girdi bir hayli uzun oldu, hatta romansı oldu… Şimdiden kolay gelsin okuyacak olanlara…

Benim hikayem 28 Haziran 1962’de başlıyor. Benden 3,5 yaş büyük ağabeyim Hüseyin Özfer “Lusi gibi bir kardeş istiyorum.” diyerek sarışın bir kız siparişi vermiş amma doğa doğa önceleri oldukça kara ( Bir yaşından sonra suya biraz beyazlaştırıcı katmışlar sanırım… ) ben doğmuşum.
Çocukluğum bana göre halen en güzel semtlerden birinde; Boğaziçi; İstanbul Arnavutköy’de geçti.
Babam Mahmut Özfer çelik eşya üretimi ile uğraşan bir iş adamı, annem Coşkun Peker Özfer ise kendini çocuklarına, ailesine vermiş bir ev hanımı idi.

Şanslı ve mutlu bir aile ile hayat bana gülümsedi. Birbirine güzel bakan ebeveynler, kardeşini hep kollayan, yüreği kendi gibi kocaman bir ağabey…
İlkokulu evimize hemen yürüme mesafesinde, yine boğaza nazır Arnavutköy İlkokulu’nda ( Robert College’in bitişiğinde ve şimdilerde artık adı: Korkmaz Yiğit Lisesi ) okudum. (1968-1973)
Aktif, atlayan, hoplayan her faaliyetin içinde bir çocuktum. Teneffüslerde seksek, erkeklerle kıyasıya yakan top, kukalı saklambaç ve kovalamaç… Diğer taraftan folklor, ront, yavrukurt, mandolin, koro…
Ayrıca sınıftaki yaramaz çocukları hafif hırpalayan oldukça cadı bir sınıf başkanı… Dersler tabii ki o yaşlarda oldukça parlak, umut vaat edici.
Mezuniyete yakın annemin beni o okuldan bir diğerine sınavlara götürdüğünü anımsıyorum. Galatasaray Lisesi’ni yedek listeden kazanıp, kayıt sırası bana geldiğinde babamın mutluluğu, gururlu suratı hala dün gibi aklımda…

Yıl 1973. Ev Kuruçeşme Tramvay Caddesi’nde tam da GS Adasının karşında. Okul, evimizden sadece dört durak sonra. O yıllar Hababam Sınıfı filmi, tiyatrosu çok revaçta, bayılıyorum en az 3-4 kez izlemişliğim var.
Bizimkilere tutturuyorum da tutturuyorum “Yatılı okuyacağım!” diye. Okul, İstanbul içi yatılı almıyor. Öyle ağlıyorum zırlıyorum ki annemler pes edip Silivri’deki evi ikamet gösterip kaydımı yaptırıyorlar.
Ancak yatakhaneye girince babam şokta, söylenip duruyor. “Sen kaloriferli sıcacık evini bırakıp nasıl bu beş metre tavanlı, camlardan boğazın üfürdüğü, sobasız, bakımsız yeri istersin!?”
Mahmut beyin içi kıymetli kızı için içi “cız” etse de çaresiz kabul ediyor “Nasılsa biraz yaşayınca vaz geçer, gündüzlüye çeviririz.” diye… Ama hakkımda çok yanıldığını taa 7 yıl geçince anlayacaktı babam.

Veee böylece başladı “Mektep” macerası (1973-1981) 1 hazırlık + 3 ortaokul + 4 lise… Toplam 8 yıl.
Çok şey öğrendim orada… Dersler çok parlak olmadı, bana yetecek notları alarak sınıfta hiç kalmadan tamamladım liseyi. (1981-Devre:113)
Hayatta benden çok daha zekiler, başarılılar ve çalışkanlar olduğu gerçeğini henüz 11 yaşında, hazırlık sınıfında çoktan öğrenmiştim bile…
Kendimi hırpalamaktansa seçimimi; kişilik, arkadaşlık, paylaşım, aktivite, spor, kültürel birikim, sosyalleşme kısaca yaşam dersleri yönünde kullandım.

İzcilik ve folklor burada da kaldığı yerden devam etti hemen. Sporla ilişkim sadece dayımın abimle beni kolumuzdan tutup sporcu üye olarak İYİK’ne ( İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü ) yazdırması ile başladı. Yaşıtlarım çoktan A grubunda yüzüyorlardı. Akıntıburnu’nda yüzmeyi öğrenip, balık atlamayı bilmeme rağmen denenmek için o 33 metrelik havuzda kendimi beğendirmek adına 66 metreyi tamamlayıp havuzun içinde kan ter içinde (Nasıl oluyorsa…) geri döndüğümde su ile bir başına, anlamsız ve monoton sporu yapmayacağıma o gün çoktan karar vermiştim bile. Sporcu üyeydim, çaresiz yüzdüm bir süreliğine göstermelik olarak.

Yüzme İhtisas yıllarından tek kazancım dört stilde yüzmeyi öğrenmek ayrıca iyi, kaliteli, korumacı ve sporcu ortamında büyümek oldu.
Ağabeyim Hüseyin ise kendini sutopu takımına attı ve bu spor için elzem olan; kuvvetli, cüsseli vücudu ile hızla zirveye doğru yükselişe geçti.

Mektepte 6. sınıfta (1974) okulun ilk günlerinde boğazın hemen kıyısında bulunan taş açık hava sahasında (Saha demeye bin şahit…) Galatasaray Lisesi’nden gelen Korkut ve Levent ağabeyler voleybol seçmeleri yapıyorlardı takım için. Katıldım ama beni beğenip almadılar. Üzüldüm, hafif de haksızlığa uğradığımı düşündüm ama çok daha takılmadan ağırlığı ilkokuldan beri devam ettiğim folklor ve izciliğe verdim.

Ancak zil çaldığında; sınıftan ilk fırlayan, sahayı tutan, bizden sonra gelip sırf “abla” oldukları için sahayı zapt etmek isteyen büyüklerle cebelleşen, o kısacak teneffüslerde bile voleybol oynamak için çabalayan en kötü ihtimalle arkadaşlarımla yuvarlak olup pas manşet oynamaktan hiç vaz geçmedim.

8. sınıfın hemen başları idi. Bahçede her zamanki gibi yuvarlak olmuş voleybol oynuyorduk. O güne kadar hiç karşılaşmadığım bir ağabey yaklaştı yanıma.
-Sen voleybol oynamak ister misin?
-İstemem. (İki sene önce beni takıma almadılar ya isteksizim haliyle…)
-Ben lise takımını çalıştırıyorum istersen hafta sonu lise salonunda (Malum o yıllarda biz kızlar olarak GSL Ortaköy’de okuyoruz. Ne salon var ne saha.) antrenman yaptırıyorum istersen gel katıl.
-Ben folklor çalışmalarına katılıyorum gelemem. (Direnmeye devam ediyorum.)
-Olsun voleybol seni engellemez ki her iki çalışmaya da katılırsın.

Ve işte böylelikle; bu “tıfıl” da nereden çıktı bakışıyla beni inceleyen, benden yaşça çok büyük ve tecrübeliler arasında kendimi bir kaç hafta sonra deplasmanlı çapraz pas çalışması içinde bulmuştum.
O günlerde beni voleybolun içine çeken, sevdiren, yüreklendiren kişi Turgay Karabulak ağabeyden başkası değildi. Yaşım yıldız yaşı olmasına rağmen genç takımda yer alan ablalarla antrenmanlara çıkıyordum. Zira Turgay abi bu takımı çalıştırıyordu, ona güvenmiştim ondan kopmak istemiyordum. Ancak maç zamanı geldiğinde Turgay abi:
-Gülnur senin yaşın yıldız (Ortaokul) takımına tutuyor. Onlarla maça çıkacağın için alışmak için o antrenmanlara gideceksin olur mu?
-O takımı da sen mi çalıştıracaksın?
-Hayır o antrenörler de liseden ağabeylerin.
-Yok ben istemem, onlar beni beğenmemişlerdi. Sen neredeysen ben oradayım. Hem maça çıkmam gerekmiyor ki… diye gözlerimde yaşlarla direnmeye çalıştım.
-Ama takımın sana ihtiyacı var. Sen bir kaç antrenmana git, maça çık sonra yine benim antrenmanlarıma gelirsin… diye kandırıp, ikna etti beni. Çok bayılarak gitmesem de maçlar bitene kadar katıldım çalışmalara… Sonra yine yapıştığım, çok sevdiğim, antrenörlüğüne çok güvendiğim; Turgay abime geri döndüm elbette…

Yaz dönemi güzel ve verimli geçti. 9. sınıfta antrenörüm; önceleri kalın gözlüklerini arkasındaki bakıştan hafifçe tırstığım Turhan Kesim ağabey oldu. Sonrasında beni korkutan o bakışının altında bulunan yumuşacık, yufka ve pamuk kalbini tanıdım, onu da çok sevdim. Boynunda sürekli fotoğraf makinesiyle, vermekten hiç çekinmeyen kocaman yüreği ve kalın siyah bıyıklarıyla…
Bu arada aynı zamanda tüm takım olarak Büyükdere Boronkay Kulübü’nün genç kız takımında oynamaya başlamıştık. (1977-1979)
Zira Galatasaray’da Türkiye Şampiyonu olmuş Atatürk Kız Lisesi takımı oyuncuları başarıyla yollarına devam ediyorlardı. Biz de bölünmeden gitmek ve tecrübe kazanmak için BB’ı tercih ettik. (Karar ağabeylerimizdi elbette…)
2. yıl sezon ortasında (1979) bilmem ne olduysa inanın hiç hatırlamıyorum bir maça çıkmadık ve sonraki sezon Galatasaray’daydık. Galatasaray-Yeşilyurt ve biz BB takımları olarak birleştik karma bir takım oldu. Böyle üç grubu birbiriyle hops diye kaynaştırmak bilirsiniz zordur ama bunu şahane bir şekilde başardı bizimkiler;
Turhan (Kesim) abi, Turgay (Karabulak) abi, Enver (Göçener) abi ve ekibin devamı yani Enver ağabeyin deyimiyle teşkilatımız, tribünden tam destek veren; Nedim Özbey, Osman Dehrioğlu, Doğan Sarı, Hüseyin Özfer, Ali Gülen ve aileler…

İstanbul ikincisi olup, İzmir’de yapılan Türkiye şampiyonasından elimizde şampiyonluk kupası (8 Nisan 1980) ile dönmemiz çok beklenmedik, güzel bir başarıydı. Takım arkadaşlığı, uyumu böyle bir başarı ile iyiden iyiye perçinlendi.
Aynı yılın devamında kulüp yönetimi o dönemin A bayan takımını lav ederek, bizim Eskişehir’de yapılacak grup maçlarına gitmemize karar verdi. (16 Nisan 1980)

Bu İzmir’den döndükten hemen bir kaç gün sonra gerçekleşmişti. Okul ve dersler sorun yarattığı için; gruptaki ilk maçımıza (25 Nisan 1980-Karşıyaka) en iyi ve en tecrübeli oyuncumuz Renan’dan (Kömürcüoğlu) ve ikinci pasörümüz Nur’dan (Ertuğ) eksik çıkmıştık.
Hayatımda iz bırakan, hiç unutamadığım maçlardan biri idi. Sadece 7 kişiydik sahada. 2-0 ve 3. sette de 14-4 mağlup, yani maç 3-0 bitiyor idi.
12 kez servis attığımı anımsıyorum, tüm arkadaşlarımın uçarak müdafaaları, mücadeleleri ile o seti çevirip, inanılmazı başararak maçı; 3-2 maçı almıştık. Gözlerimizde yaşlarla kucak kucağa sarmaş dolmaş olmuş iken Turgay ağabeyin bağırışı hala kulaklarımda;
“Kulübün önüne sizin heykelinizi dikeceğim!”
(Bu maçı alamamış olsak İstanbul’da yapılacak Türkiye şampiyonasına katılma şansımız olmayacak ve yönetimin aldığı arkasında durduğu karar canlarını sıkacaktı…)

Ve böylece başladı gençler yaşında A takım macerası… O dönem hatırlarsanız bir kez A takımda oynadınız mı bir alt kategoride oynayamıyordunuz.
Kolej takımı deyimini bazıları pek sevmez ama ben severim. Arkadaşlığın tavan yaptığı, her anların birlikte yaşandığı, birlikte eğlenildiği-ağlandığı, gezmeler, tıkınmalar, maç kutlamaları, deplasman hikayeleri… Pür amatör, pür çocuk, pür saf.
Kısaca çok güzel bir takımdık birlikte…
Sadece üç yıl A takımda oynadım çok sevdiğim, yuvam diyebileceğim Galatasaray’da… Yaşadığımız, çok şaşırıp, üzüldüğüm ve hiç bir zaman da unutamadığım bir davranış sonrası istenmedik bir ayrılıştı bu benimkisi. 4 kişiydik ayrılan, diğerleri ses çıkarmadı devam etti.
Önce Ankara Pazarları ile anlaştık üç kişi. Sonra onlar İÜSBK deyince “Peki” dedim onlardan, arkadaşlarımdan ayrılmamak adına…
Ve sonra sırasıyla; İÜSBK (1982-1987), THY (1987-1992) Beykoz (1993-1998) takımlarında oynadım.

Hiç bir zaman şahane, üst düzey oyuncu olup milli takımlarda yer almadım. Oynadığım tüm takımlar deplasmanlı 1. ya da 2. ligde idi. Yedek kalmayı pek bilmediğim ve galiba öğrenmeyi de pek istemediğim için hep oynayacağım, ilk altıda yer alabileceğim takımları seçtim. Daha fazla kazanıp, oynamayıp, yedek oturma mantığını hiç anlamadım. Zira müthiş sevdiğim, zevkle oynadığım bir oyundu “voleybol”, kenardan el çırpmayı sadece seyirci olarak seviyordum. Dolayısı ile orta ve alt sıralarda mücadele ettik deplasmanlı liglerde.
Bunun yanında Galatasaray Lisesi takımında, İstanbul Üniversitesi’nde okurken de üniversite takımında uzun yıllar boyu yer aldım.

1989’da bizim dört kafadar (Ahmet Gülüm-Metin Görgün-Dünya Baltacıoğlu-Kenan Bengü) beach volleyleri Türkiye ile tanıştırdığı ilk gün yani Teos-Sığacık 1988/9 itibariye ben de tam göbeğinde, içinde yer alarak her turnuvaya katıldım.
Taa 2004 yılına yani 42 yaşıma kadar kumda debelenerek, yaz aylarında o plajdan bu plaja, o yöreden bir başka yöreye giderek; eğlenceli, zevkli şahane bir spor olan;
“Ahh keşke daha önceki yıllarda da olsaydı da daha çok oynasaydım diye hayıflandığım.” plaj voleybolu oynadım.
Kim bilir belki günün birinde yaparım diye; antrenörlük diploması için Anadolu Hisarı Spor Akademisi’nde (Aralık 1988-Ocak 1989 arası) 1 aylık bir kursa katıldım. Henüz öğretmenliğe başlamadan (1991-1992) Marmara Üniversitesi Spor Akademisi’nde voleybol derslerine girdim. Nalan (Suna), Fikri (Eralp) ve Abdullah (Paşaoğlu) hocalarla birlikte…

Ve çok kısacık da olsa bir dönem antrenörlüğe de bulaştım.
Saint Joseph Lisesi ilk kız takımının oluşumu sırasında (1992), yine Galatasaray’da öğretmenliğe başladığım ilk yıl (1994) Aziz Başdoğan ağabey ve Erdoğan Teziç ağabeye verdiğim sözler üzerine 1,5 yıl kadar GSL yıldız ve genç kız takımlarının yanı sıra GSK yıldız takımını da çalıştırdım.
Çok uzun yıllar 2002’lere kadar; insan nefesi, ter, sigara kokusunun karıştığı sıcak, samimi Burhan Felek’imizde kendi maçlarımız, arkadaşlarımızın, rakiplerimizin maçları derken gün boyu ve neredeyse tüm hafta sonları hemen girişte solda B
(B..çu) tribünü olarak adlandırdığımız tüm sporcuların birlikte oturduğu bölümde; heyecan, totem, alkış, tezahüratlar içinde yaşayarak maçları seyrettim.
Ve işte benim voleybolla ilgim hepi topu bu oldu.

GSK’nin 75. yıl törenlerinde (1980) erkek takımının yeni transferleriyle (Metin Görgün, Burhan Dülger, Fatih Toptaş, İlker Çeteci ve diğerleriyle) tanıştık.
Öncekilerin transferin son gününde gönderilmesini hiç de etik bulmadığım için yeni gelenlerin tümüne taraflı idim aslında ama sonrasında kaynaştık çok iyi arkadaşlar olduk. Sohbeti ve gülmesi bol günler yaşadık özellikle Metin ve İlker sayesinde…
Ben tercih olarak pek de sarı-renkli gözlü adamlardan hoşlanmaz iken, bir sene sonra 1981 Ekim ayında Metin’le çıkmaya başladık.
Evlilik lafını bir gün bile etmemişken, İtalya’ya gidip okuyup, voleybol oynayacağız diye hayaller kurarken, bir günde Beşiktaş’taki Köşk pastanesinde Metin: Gel Gülnur evlenip, gidelim aileler bir şey demez o zaman nasılsa… dedi.
83 Şubat’ında konuştuk, 25 Mayıs 1983’te evlenmiştik. İsteme gününün bir gece öncesine kadar kıymetli kızının herhangi bir kişiyle çıktığımı bile bilmeyen babam Mahmut bey için baştan sona bir “şokk” idi, çok zor oldu kabullenmesi… (Ama yıllar geçtikçe Metin ikinci oğlu olmuştu…)
Bu şokları diğer şoklar izledi: Gelinlik-damatlık giymem, düğün-dernek istemem, topuklu-topuzlu-makyajlı-çiçekli-böcekli klasik gelin olmam, süslü düğün arabası istemem, davetiye de neymiş, anne-baba demem, takı-tuku istemem, ailelerden bi destek istemem…
Kısaca -mem-lerin hepsine Metin de ortak oldu. Ve karar verdiğimiz gibi de yaptık.
Voleyboldan kazandığımız üç kuruş üstüne ev için, İtalya için çalışmak, para kazanmak lazımdı. Ve o dönem çok yeni başlayan pazarlamacılıkla çift olarak he he çok başarılıydık. Önce Lale çarşaflar, sonra giysilerin, saatlerin satışı… O ilk gittiğimiz gün bize güvenip hiç koşulsuz ürünleri teslim eden ve daha sonra hayatımızda iyi bir dost olarak devam eden Çetin (Erdemli) ağabeye ışıklar, selamlar olsun…

Macera böyle başlamıştı…
Tırla İtalya’ya gitmelerden tutun da, Floransa’da sokakta masaj yapmaya, zaten komikçilerin hası ve sevilen insan olan Metin’le yaşam genelde hep gülmece ile geçti diyebilirim. Hem onun hem de benim voleybolcu olmam neticesinde yıllar boyu gündüz-gece ev hep doldu taştı arkadaşlarımızla, dostlarımızla…
Ve böylece yıllar ilerledi. 2+15+4 yıl sonrasında tükenmişlik sendromuna yakalanan ilişkilerin akışında ortaya çıkan fırsatçı haller bizi de sarsınca 1998’de önce yaşamlarımızı ayırdık, 2002’de de resmi boşandık. Ve kırılan bardak ikinci kez yapışmaz tezinden yola çıkarak asla ikiyi denemedik. Kendisi sevdiğim bir arkadaşım olarak her zaman yerini koruyacaktır.
Hımmm diyeceksiniz ki “Gülnur” soyadın hala “Görgün” evet 21 yaşından itibaren iş yaşamına da taşıdığım GG ile bütünleşmiştim. Metin’den hukuki izni de alarak yoluma 2G olarak devam etme kararı aldım.

Geldim iş yaşamıma…
Hımm şu an fark ettim ki üniversiteyi atlamışım, galiba küçük bir parantezle konuya girmeliyim.
GSL son sınıfta annem benim voleybol aşkımı iyi bildiği için; “Kızım sen sporla ilgili bir iş yap, istersen “spor öğretmeni” ol.” dediğini anımsıyorum. Ama ben kendi içimden “Galatasaray mezunu olarak ne işim var oralarda?” diye düşündüm.
Niyetim o dönem çok revaçta olan “profesyonel rehberlik” idi. Fransızca, biraz İngilizce eh bir de üstüne İtalyanca koyarsam şahane olur diye düşündüm açıkçası.
Hem yerimde durmadan gezeceğim hem para kazanacağım hem de 09.00-18.00 temposu içinde yok olmayacağım. Çok fazla tercih sıralamadan ve hiç zorlamadan filolojilerden; İstanbul Üniversitesi İtalyan Dili ve Edebiyatı’nda idim 1981 Eylül’ünde. (Lise 8 yıl olunca iki sene gecikmeli başladı üniversite yaşantım.)
1,5 sene devamlarımda pek sorun yok idi… Ancak 83 Mayıs’la evlilik, İtalya hayalleri, evimizin Beylerbeyi sonrasında da İdealtepe’de oluşu, antrenmanlar, deplasman ve maçlar, sosyal yaşantımızın hareketliliği gibi gibi nedenlerle okula önce aralıklı olarak sonunda da gitmez oldum ama üniversite benden, ben de ondan vaz geçene kadar üniversite takımında voleybol oynamaya devam ettim.
Fransızca özel ders vermeye başlamıştım bir taraftan da… Bir gün arkadaşım Derya (Çakıcılar):
-Gülnur bir akrabamız genç adam var. İÜ Tarih bölümünden mezun, çok başarılı ve çalışkan, maddi durumu hiç yok üniversitenin tarih bölümüne asistan olarak girecek ama Fransızca tercüme yapması lazım sınavda ve derse ihtiyacı var. Sen yardım edebilir misin?
-Derya’cığım ederim etmesine de ben yıllardır okuyorum Fransızcayı gel tarihi bir konuda tercüme yap desen fıslarım, onun terminolojisi bambaşka, boşuna kürek çekmeyelim. Üstelik bu genç için düz lisede Fransızca okumuş diyorsun. Çok zor!
O genç adam geldi, konuştuk ve çok çalışacağını, tüm konulara zaten çok hakim olduğunu söyledi ve biz çalışmaya başladık. Gerçekten çok gayretliydi, onun bu gayreti ve inancı beni de yüreklendirdi. Üç ay gibi bir kısa sürede neredeyse her gün çalıştık, eylül ayında sınava girdi.
Üç beş gün sonra bir akşam üstü kapı çalındı. Gelen o ders verdiğim genç ve yanındaki genç kız da nişanlısı idi, ellerinde bir baklava paketi ile teşekküre gelmişlerdi. Sınavı kazanmış, üniversiteye kabul edilmişti, bir işi vardı ve nişanlısı ile artık evlenebilirdi.
Size o anki sevincimi anlatamam! Ne güzel bir şeydi öğretmenlik… Çocukların, gençlerin, insanların yaşamına değebilmek; onlara yepyeni pencereler açabilmek, geleceğe kazandırmak…
Ve işte o an karar vermiştim öğretmen olmaya… İlkokul öğretmeni olmak idi amacım. Sadece 4 tercih yaptım, ilk sırada Marmara Üniversitesi iki yıllık sınıf öğretmenliği, 4. sırada da dört yıllık Fransızca öğretmenliği. Fakat ikinci sınava da girdiğim için otomatik olarak 2. sınav sonucuyla öğrenci alan Fransızca öğretmenliğini kazanmıştım. Kayıttan sonra yatay geçiş vs de olmayınca çaresiz okuyayım bari dedim.
Ve hiç zorlanmadan, başarıyla geçti yıllar. İçimde yatan aslan sınıf öğretmenliği olsa da Fransızca öğretmenliği yapacaktım çaresiz, mezuniyetimden hemen sonra Fransa’ya gittim bir kaç ay kursla takviye açısından. Bölüm başkanım Hüseyin Gümüş üniversitede kalmamı istiyordu, bunun için yüksek lisans sınavı için çoktan kaydımı yaptırmıştı. “Hocam artık okumak istemiyorum” itirazlarıma karşılık her zamanki tatlı diliyle beni ikna etti.
Eylül ayında sınava girdim, kazandım. Ancak aynı yıl bir mucize oldu tüm öğretmenlik bölümünden mezun olanları (Almanca, Fransızca… vs vs) yani pedagojik formasyonu olanları sınıf öğretmeni olarak atamaya karar verdi MEB üstelik yıllardır var olan sınavlar da kaldırılmıştı.
Hemen işlemleri yaptım ama öğrendim ki Doğu’ya atıyorlar ve devam etmezsen bir daha başvuramıyorsun… Bu durumda hemen geri çektim başvuruyu.
THY’de voleybol, SJ’de antrenörlük, master, MÜ Spor Akademisi voleybol bölümünde derslere girmem de o tarihlere rastlar. (1992)

MEB 1992 yılı sonunda tekrar öğretmenlik için başvuru açtı. Ancak bu sefer master yapanlar için İstanbul’a atanabilmek mümkün idi. Hayat anlamadığım bir şekilde benim sınıf öğretmeni olabilmem için adeta kapılarını açıyordu…
Başvurdum, atandım, yoğun bir kursa alındık ve başladım.

Ev Moda’da, okul Sultanbeyli’de, o mavi önlüklü çocuklar benim çocuklarımdı işte… Sevgiye, ilgiye, bilgiye açlar. Birçok öğretmen arkadaşım ayaklarını sürüyerek gelse de ben koşarak gidiyordum okuluma… (Sultanbeyli yıllarım yazsam her bir gün ayrı roman olur, son derece duygusal son derece anlam taşıyan yıllar. O nedenle daha fazla detaya girmeyeceğim kendinizi sakın jiletlemeyin.  )
Sabah erken gidiyorum, öğlen okul bitiyor ve öğlenden sonrası olduğu gibi bana kalıyor. Voleybol, antrenörlük, öğretmenlik, sosyal hayat aynen hızla devam edebiliyordu.
Günlerden bir gün SJ’le okul maçındayız bizden sonraki maç GSL’nin. Maç çıkışı yanımda liseden beden hocası Ayı Necati (Aktaş) hoca bitti.
-Aaaa Gülnur değil misin sen? Sen bizim rakip takımın SJ’in başında ne arıyorsun?
Ne işle uğraşıyorsun, ne yapıyorsun? diye soru yağmuruna tuttu ayak üstü.
-Öğretmenlik deyince de… sıkı bir fırça çekti.
-Bizim ilkokul açıldı geçen yıl! Sen hem öğretmensin hem mektep mezunusun hem Fransızca biliyorsun hem antrenörsün? Senin ne işin var SJ’te!
Haberim bile yoktu okulun açıldığından, oysa 30 yıl aradan sonra benim öğretmenliğe başladığım 1993-1994 yılında Galatasaray İlköğretim Okulu Ortaköy’de Feriye Saraylarının olduğu eski mekanında (şimdilerde GSÜ olarak devam etmekte) öğretime başlamış. Şaka gibi değil mi? Oysa hepsi gerçek…

-Aaaa hocam ben Anadolu yakasında oturuyorum, çalışıyorum ve hayatımdan çok memnunum, bu taraftan karşıya falan geçemem. Çok teşekkür ederim, sağ olun.
Necati hoca bunu yememiş içmemiş durumu, Turgay abi ve lisede spor koordinatörü Aziz abiye (Başdoğan) o da GSL müdürü olan Erdoğan Teziç hocaya aktarmış.
Çok geçmedi ki Aziz abiden küçük bir fırça sonrasında Erdoğan hocanın odasında idim.
O hiç fırça atmadı, önce bir kahve içtik hal hatır sordu. Her zamanki gibi gayet emin, sakin, karizmatik ifadesi ile:
-Bak kızım sen; ilkokul öğretmenisin bizim ilkokulumuz açıldı, Fransızca biliyorsun ilkokulda Fransızca okutuluyor, SJ Kız takımına antrenörlük yapıyorsun biz GSL kız takımımıza antrenör arayıp duruyoruz. Bizim aradığımız tüm özellikler sende bu nedenle gelip okulunda çalışacaksın, oralarda işin ne!
-Erdoğan hocam; ben karşı tarafta oturuyorum, her şeyim Anadolu yakasında… diye türlü nedenlerle itiraz edip kendi durumumu savunur kibarca reddederken, anında lafımı kesti ve gayet otoriter bir tonla:
-Gülnur, kızım; sen Galatasaraylısın, mekteplisin buraya bir vefa borcun var ben sana diyorum ki okulunun sana ihtiyacı var. Üstelik Galatasaray’da görev istenmez görev verilir ve ben sana bu görevi veriyorum başka seçeneğin yok, bu mektebine borcundur! dedi ve kocaman bir nokta koydu.
İşte ben taa o gün öğrendim borçlarımdan birinin “Galatasaray” olduğunu. Ve aynı Erdoğan Teziç hocam çok yıllar sonra yine ikinci kez bir karar daha verecekti benim kariyer hayatımda… (Buradan bir kez daha sevgi ve saygı ile anıyorum kendisini.)

Ve böylece başladı Galatasaray İlkokulu öğretmenlik maceram 1994 Eylül ayında…
Bu dönemde yine adı ile müsemma şahane bir idareci, yol gösterici, müdür muavinim Sevgim (Aynagöz Dikmen) öğretmenle birlikte çalışmak en büyük şanslarımdandı. (Buradan sevgiler, öpücükler yolluyorum kendisine…)
Özellikle ilk iki yıl zor mesaili bir yıllardı. Saat 07.00’den önce köprüden geçiş, 08.00-15.00 Ortaköy’de öğretmenlik, oradan GSL’ye gidiş, 16.00-17.30 GSL kız takımı antrenmanı, oradan Hasnun Galip’te GSK yıldız kız antrenmanına yetişmece, saat 20.00 civarında Taksim’den arabama binip trafik elverdiği ölçüde 21.30-22.00 civarı Moda’daki evime ulaşmaca…
Kendi antrenmanlarım, maçlarım ve bunun yanı sıra sosyal yaşam, eve gelip gidenler de hiç hız kesmeden devam ediyordu…
Bazen gerçekten düşünüyorum ve şok oluyorum nasıl yetişiyordum her şeye? diye Sanırım gençlik başka bir durum idi…
Ancak; hiç bir şeyi sıradan ve idare eder yapıda yapamayan ben için, gün ve zaman yetmiyordu. Ve çok geçmeden ikinci yılın sonunda bir seçim yapmam gerektiğini anladım. Ya öğretmenlikten ya da antrenörlük demeliydim. Artık bir yol ayrımındaydım. Ben tercihimi öğretmenlikten yana kullandım. Aziz ağabey önce biraz bana kızsa da sonra dargınlık falan kalmadı, he he barıştık.
1998’de öğretmen olarak ilk mezun çocuklarımı verdim sonra (1998-1999’da) yeni cücelerimle tanıştım. Tam her şey şahane gidiyordu ki…
Erdoğan hocam ikinci kez hayatıma bir dokunuş yaptı:
2001 yılı yarıyıl tatili idi GSÜ rektörlüğünden aradılar, Erdoğan hoca sizinle görüşmek istiyor diye… (Çok yeni GSL müdürlüğünden ayrılıp, GSÜ’de rektör olmuş idi.) Atladım gittim tabii ki.
Yine her zamanki kendinden emin tavır, kararlı ifade ile başladı söze…
-Bak Gülnur kızım ben bildiğin gibi rektör oldum. Yeni Galatasaray lisesi müdürü atanana kadar ilkokul müdürünü baş muavin olarak lisede görevlendirdim.
İşte bu nedenle senin Galatarasay İlkokulu Müdürlüğü görevini üstlenmeni istiyorum benim bunca yıldır deneyimlerim ve gözlemime göre sen bu işi mükemmel başarırsın.
Bir anda başımdan aşağı kaynar su döküldü adeta haşlanmış gibi oldum. Her heyecan anındaki gibi kulaklarımdan biri yanmaya başladı. Beni öven sözlerini artık duymuyordu bir anda sınıfımdaki çocuklarımın suratları ve yaşamım gözümün önünden geçiyordu… Elbette ki bu görev benim için bir onur…
Ancak ben öylesine mutluydum ki öğretmen olmaktan, bu miniklere temas etmekten… İdarecilik, 08.00-17.00 çalışma temposu yıllar boyu hep kaçtığım, asla istemediğim, insanı körelten bir rutin… Kendimi toplayıp haklı nedenlerimi iletmek için başladım söze.
-Erdoğan hocam çok teşekkürler beni bu göreve layık bulduğunuz için. Ancak ben öğretmenim. Hayatımda hiç idarecilik yapmadım, merak salmadım, istemedim. Hiçbir deneyimim yok. Hem ben bilemem öyle yazışma çizişme, protokol, genel kurul işlerini… Üstelik de yaşam felsefesi olarak hep memur temposundan kaçtım, kendime zamanlar kalsın istedim.
Ben çocuklarımı bırakır müdür olursam onlar yarım kalırlar. Çok başarılı olacağına inandığım bir grup yetiştiriyorum… Müdür olmam mutlaka gerekiyorsa ne olur müsaade edin bu çocukları 5. sınıftan mezun edeyim. Ondan sonra ne görev verirseniz razıyım. Ne olur şimdilik beni affedin bu görevi bir başkasına verin.

Hiç kesmeden dinledi dinledi. Gözlüğünü düzeltti ve ağır ağır gayet sakin lafa başladı:
-Bak Gülnur kızım ben bu senin saydığın her şeyin gayet farkındayım. Senin ne kadar iyi bir öğretmen olduğunu, hiç idarecilik deneyimin olmadığını da biliyorum. Ancak burada söz konusu olan Galatasaray. Burada bu okulu teslim edebileceğim, en güvendiğim ve bu işin altından layığı ile kalkacak tek kişi sensin. Ve ben sende bu potansiyeli görüyorum. Burası bir deniz hatta okyanus sen bata çıka bu okyanusta yüzmeyi öğreneceksin ben buna inanıyorum.
Okuluna vefa borcunu unutma yıllar önce sana söylemiştim: Galatasaray’da görev istenmez görev verilir. Artık bana tek kelime etme o görev senindir!
Ve bir kez daha tek kelime edemeden ayrıldım rektör odasından. Yaşamın o günden sonra bambaşka bir boyuta bambaşka bir yöne doğru hızla ilerleyecekti…
(Bu bölümü olduğu gibi Erdoğan hocama yazdığım yorumdan alıntıladım ve yapıştırdım. Önce keseyim dedim ama kıyamadım.)

Ve işte böylece başladı yöneticilik maceram ve 2006 yılına kadar devam etti Galatasaray’da. GSİ müdürlüğüm sırasında; Galatasaray Eğitim Vakfı, Galatasaray Topluluğu İşbirliği Kurulu, GSTİK Forum Komitesi, Galatasaray Spor Kulübü Voleybol Komitesi, Galatasaraylılar Derneği faaliyet ve üzerime düşen çalışmalar neyse içinde bulundum.

Sonrasında (2006-2008) önüme kırmızı halılar serilen bir özel okulda genel müdürlük yaptım ve özel okulun, kurucuların, sistemin “nasıl olmaması” gerektiğini bizzat yaşayarak deneyimledim. Oradan ayrıldığımda başvurmak üzere eğitim anlayışıma uyan özel okullar listesi yapmıştım ki… Mektepten abim, yaşamını adeta Galatasaray’la bütünleştirmiş, değer verdiğim İnan (Kıraç) abim kafasındaki bir özel okul projesi için beni eğitim danışmanı olarak göreve çağırdı ve 2016 Ocak ayına kadar aktif çalıştım.

Sporu bıraktıktan sonra oldukça uzak kaldığım voleybolun içine; 2013 Eylül ayında yıllardır haber almadığım voleybolcu Yücel Aslan arkadaşımın lösemi hastalığını öğrendiğim gün, kan ve trombosit bulup, camia olarak onu yaşatabileceğimiz inancıyla çığlıklar atarak geri döndüm. Postacınız oldum, Yücel’den size, sizlerden Yücel’e anlatımlar, hikayeler taşıdım. Aslan yürekli trombositçiler, şahane kalplerle arkadaş oldum, kardeş oldum. Çoğunuz zaten o 11 ay Yücel’in, eşi Mine’nin ve hepimizin mücadelesine ortak oldunuz, biz birlikte savaştık.
Yücel’i belki yaşatamadık ama inanılmaz bir yürek ordusu oluşturduk.
Ona söz verdiğim gibi işte bu büyük mücadelenin öyküsü; #KahramanlarÖlmez; Bir Gönül Adamı’na Binlerce Gönül Desteği adında 600 sayfalık koca bir kitap oldu. Kitabın tüm geliri Yücel’in ailesine destek oldu, umut oldu.
Ve işte bu yıllarda kendimde bir başka yönü keşfettim: Sosyal Sorumluluk.

Beş yıldızlı otel kıvamında eğitime bakan kurum sahipleri + velilerin yanı sıra ülkenin mevcut eğitim politikası ve anlayışıma hiç uymayan eğitim sistemi içinde 09.00-18.00 yönetici olarak yer almak istemediğimi artık gayet iyi biliyorum.
Ruhumu okşayan daha yaratıcı işlerle uğraşmalıyım diye düşünürken, geçtiğimiz Ağustos ayında (2016) Coco’m (annem) düştü ve 1.5 yılı aştı yatakta… Ben onla ve bildiğiniz gibi Voleybolun Unutulmazları ile sarmalanmış durumdayım şimdilik.
Gezmeyi, gezerken o yörenin lezzetlerini tatmayı, yeni rotalar keşfetmeyi çok seviyorum. #bavulumhepkapıda yani anlayacağınız… Biriktirdiğim gezi notları, fotoğraflar günün birinde bir blog bir web bir şey olacak ama kim bilir bilmem ne zaman?
Hımm bir de başlangıç cümlelerine başladığım, ancak vakitsizlikten henüz devamını getiremediği “Öğretmen” diye bir kocaman kitap projem… Ve kafamda daha ne çokk gerçekleştirmeyi istediğim çalışma ve hayaller. Düğmeye bassanız pişman olursunuz siz basmayın bence…  Şaka bir yana; sağlık, yaşam, koşulları bana izin verirse var da var…

14 yıla yaklaştı Bülent Özkun ile birlikteliğimiz. Düşünceli, güven veren, sağlam, kavrayan, ufuklarıma yeni ufuklar açan iyi bir hayat arkadaşı, iyi bir insan. Çılgınlıklarıma, bitmeyen projelerime, hayallerime, enerjili, komik, gezici, tıkınıcı ve çocuk ruhuma sükunetle eşlik eden, ben gibi yengeç beni sarmalayan bir adam.
Biz; İstanbul’da Kalamış’tayız, hayat devam ediyor…

Bu uzun yazıyı yazarken yaşamımın başlangıcından bu yana geriye dönük uzun bir gezi yaptım. Nice fotoğraf arasında dolaştım, var olan kişilere, halen hayatıma değenlere, yarı yolda bıraktıklarıma ve bu dünyadan göçüp gidenlere…
Fotoğraflarda; yaşamımın süratle geçip gitmesini izledim, bir seyirci gibi…
Çok duygusal anlar yaşadım.
Yıl yıl ayırdım, her yıl için kolajlar yaptım, fotoğrafları yazılar ile sizlere de yaşatmak istedim.

Son karelere geldiğimde uzun uzun durdum, düşüncelere daldım. İçimi belirsiz bir sevinç kapladı ve o ezgi geldi aklıma… “HAYAT, sana teşekkür ederim.”

Sık sık söylüyorum:
Benim; Aile’me, Galatasaray’a & Mektebime ve VOLEYBOL’a vefa borcum var diye…

Sporcu ortamı ve voleybol dış dünyanın karmaşasından korudu beni.
Disiplini, düzeni, paylaşmayı, arkadaşlığı, birlikte sevinip birlikte üzülmeyi…
Sağlıklı yaşamayı, mücadele etmeyi, ayakta kalmayı, başarmayı, özgüveni, gücüne inanmayı…
Çocuk ruhumuzu kaybetmemeyi, coşkuyu, heyecanı, zor anlarda bir olmayı, biz olmayı voleybol öğretti bana.
Ayrıca; “Voleybolun Unutulmazları” çalışmasını,
Yaşamımda yer alan adları kalbimde kazılı nice arkadaşımı…
Çekirdek kadro, Gudular, Tütata, Fosillers ve daha birçoğunu…
“Biz Takımı” ile nice büyüğümü, nice şahane kalpli voleyboldaşımı…
Hepsini, hepsini “Voleybol” kazandırdı bana…
Bu çalışma ile vefa borcumu biraz da olsa ödeyebiliyorsam ne mutlu bana…
Hepinizi sevgi, saygı ve en derin duygularımla kucaklıyorum.
İyi olun, iyilikle kalın.

You must be logged in to post a comment Login

Yorum Yazın